Bu yazıda
Bu yazıda sıfırdan kişisel marka kurmayı dört kez yaşadığımı, her seferinde neyin değiştiğini ve neyin hiç değişmediğini anlatıyorum.
Kendi adınızla iş kurmaya karar verdiğiniz an, içeride sessiz bir soru da belirir: "Ya bu iş olmazsa?"
Sıfırdan kişisel marka kurmak, çoğu kişinin tek seferlik ve geri dönüşü olmayan bir karar sandığı şeydir. Bir kez kurarsınız, tutmazsa biter gibi gelir. Oysa ben sıfırdan başlamayı bir kez değil üç kez yaşadım, şimdi dördüncüsünde kendi adımla bir marka kuruyorum.
Başlamaya karar verdiğimde düşünmedim, düşünseydim muhtemelen pek çok insan gibi başlamazdım. Başarı bazen bir çocuk gibi meraklı ve heyecanlı olmakla gelirken bazen de bir kedi gibi tamamen içgüdüsel davranmakla gelir. Mantıklı ve akıllıca planlama yapmak yeniden başlamak için fazla otoriter kalıyor. Çünkü kimi zaman tek ihtiyacınız olan o fitili ateşlemek, gerisi sonra geliyor.
Bu yazı bir başarı hikâyesi anlatmıyor. Üç kez baştan başladıktan sonra dördüncü başlangıcını yapan biri toplumsal normlarda pek başarılı gözükmez zaten değil mi? Bugün her yeni başlangıçta tüm düzen değişirken değişmeyen tek bir şey olduğunu fark edişimi ve bu değişmeyeni konuşacağız. Bana kalırsa asıl mesele bu değişmeyende gizli.
Birinci Kez: Ne İstemediğimi Biliyordum

İlk kez sıfırdan kurarken elimde ne bir yol haritası ne bir rol model vardı. Net olan tek şey, ne istemediğimdi.
İlk işimi kurmak istediğimde ben de pek çok insan gibi eğitim sisteminin ve sınavların kurbanıydım. Sürekli değişen sınav sistemi yüzünden tekrar sınava girip gerçekten ne istediğime karar verme şansım olmadı ya da ben yeterince cesur değildim. Elimdeki puan o dönem ülkenin iyi üniversitelerinden birine yetiyordu, aile de beni bankacılık mesleğine yönelmem için teşvik ediyordu. Oldukça mantıklı geldi ve Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesine başladım. Bölümümü sosyoloji, tarih ve davranışsal iktisat dersleri dışında hiç sevmedim. Her zaman parlak bir öğrenciyken bir anda ne yapacağını bilmeyen başarısız bir öğrenciye dönüşmem o zamanlar çok garip gelse de şimdi zihnimde tutarlı bir hikâyenin olması gereken parçası olarak duruyor.
Üniversitede neleri sevdiğime baktığımda okumayı, kitapları, oyunları, yani başka dünyaları sevdiğimi gördüm. Ben bir kurgu bağımlısıydım, rol yapma müptelasıydım ve oyunlar söz konusu olduğunda hiç olmadığım kadar hırslıydım. Türkiye’de yeni yeni gelişen oyun sektöründe çalışmalıydım. Oyun yapmayı ne kadar romantize etsem de oyun satmak üzerine bir şirket kurma hayaliyle yola çıktım. Üniversiteme özel düzenlenen bir KOSGEB programını tamamladım, projemi sundum ve destek almaya hak kazandım. Hayat bana bambaşka dersler vermenin peşinde olduğu için işlerin yolunda gidip gitmeyeceğini görebileceğim 1,5 senelik bir süreç yaşadım.
Bu süreçte hem bir oyunun pazarlaması için gerilla operasyonları organize etmek hem de bambaşka bir boyuttaki gamification projelerinde yer alarak kurumsal eğitimler planlamak gibi fazlasıyla kapsamlı bir çalışma deneyimi edindim. Bunun için her zaman minnettar olacağım. O zamanlar çok sinirli, çok isyankâr ve çok pesimist olsam da bugün arkama baktığımda bana inanılmaz deneyimler ve değerler katan bir yoldan geçtiğimi görebiliyorum. O gün hazırladığım dosyaların ve raporların bir benzerini 18 sene sonra hâlâ ortaya koyamayan profesyonellerle ve kurumlarla karşılaşmak bana o günler için hep “iyi ki” dedirtiyor. Zorlu bir kariyer yolculuğunun en güzel yanı, sıfırdan başlamak zorunda kaldığınız anda cesaretinizi kaybetmemeniz olsa gerek.
Buradan çıkardığım ders basitti ama çok pahalıydı: Sadece kendinize güvenebilirsiniz, sizi sadece siz yarı yolda bırakmazsınız. Üstelik bunun sebebi çok etik ya da ahlaklı bir yerden gelmiyor, nereden baksan zorunluluk. Çünkü nereye gidersek gidelim kendimizi yanımızda götürdüğümüz için bu mecburi ve kaçınılmaz.
İlk denememde başarılı olamadım. Sonunda “başaramadım” diyerek bir şirkette çalışmaya ikna oldum.
İkinci Kez: Güvenli Limanı Terk Etmek

İkinci sıfıra bir hayalin peşinde koşarken gelmedim. Bir kapıyı kapatırken geldim.
Elbette, bir şirkette çalışmanın güzellikleri vardı. Düzenli bir gelirin olması, sigortanın yatması, toplumsal olarak onaylanan bir yerde durmak gibi artılar ilk başta çok keyiflidir. Günün sonunda salla başını al maaşını modelinde bir insan değilseniz veya çalıştığınız şirket personel haklarından bihaberse bu yolculuk pek keyifli geçmiyor. Yaklaşık 3 sene boyunca gece gündüz çalıştım. “Çok çalışıyorsun, o nedenle biz göze batıyoruz” denerek dışlanmaya maruz kaldım.
Babamın bana olan sevgisi patronlarım tarafından sorgulandı. Babasının sevgisini kazanmış bir kız çocuğunun büyükşehirde tek başına çalışması ve yaşaması tu kakaydı. Bunun tek olası açıklaması, babanın kızını sevmemesiydi. Bütün bunların ve daha nicesinin sonucunda, bir patron şirketinde çalışamayacağıma kendimi ikna ettim.
İstanbul’da yaşamak o zamanlar benim için bir alternatif değildi. Bitmek bilmeyen İzmir aşkım vardı ve o günlerde henüz emin olmasam da hayatımın aşkıyla tanışmıştım. Gençtim, daha çok zamanım vardı, bir şekilde İzmir’de kalmalıydım.
İzmir ısrarım bana günün sonunda ya işsiz kalmayı kabullenmemi ya da çok alakasız işlerle dolu bir CV’yi normalleştirmemi buyurdu. O zaman kendime üçüncü bir seçenek aradım ve buldum. Yine yapmaktan çok keyif aldığım bir işi yapacaktım. Kurgu dünyasının iflah olmaz bağımlısı, her oturduğunda bir kitabı bitirmeden kalkmayan beynim bana yazı yazmamı fısıldadı ve serbest çalışan içerik yazarı kariyerime başlamaya karar verdim. Bu kararı verirken bunun gerçek bir kariyer olup olmayacağına dair bir fikrim ve bir yol gösterenim yoktu. Yeni nesil cidden çok şanslı.
Bilmediğim sularda, daha önce hiç denemediğim bir stilde yüzmeye çalışıyordum. Bir yandan da disiplin kavramını yeniden keşfediyordum. Evden çalışmaya başladığınızda, kendi işinizi kurduğunuzda mücadele etmeniz gereken o kadar çok cephe oluyor ki tek başınıza dev kadro olmanın inanılmaz özgürlüğü ve inanılmaz kısıtlayıcılığı arasında gidip geliyorsunuz.
İkinci sıfır bana şunu öğretti: Sıfırdan her başladığınızda öğrenmeye olan açlığınızı doyuracak yeni hikâyeler yaşıyorsunuz ve bu hikâyeler sizi bambaşka bir yere taşıyor.
Üçüncü Kez: Kendi Şirketim, Daha Büyük İşler

Üçüncü kez sıfırdan başladığımda artık yalnız değildim, bir ortağım vardı. Serbest çalışmanın bir eksisi, büyük markalarla çalışmanın zor olmasıydı çünkü güven vermek için kurumsal bir kimliğe ihtiyaç duyuluyordu. Bu eksiklik beni bir sonraki adıma gerçekten istekli bir şekilde yöneltti. Bir şirket, kurumsal bir yapı ve daha büyük işler için harekete geçtim.
Bir işi değil, bir yapıyı kuruyordum ve bundan hayatımda herhangi bir şeyden olmadığı kadar çok keyif alıyordum. Dijital pazarlama departmanının yöneticisi olarak bıraktığım kariyerimin egosunu hiç düşünmeden serbest çalışan bir içerik yazarı olmak için gömmüştüm. Şimdi bambaşka bir hedef için o egoyu olduğu yerden çıkarıyordum. Bu, yepyeni bir maceraydı. Önümde atılması gereken yüzlerce adım ve daha önce hiç yürünmemiş yollar vardı.
Önceleri geçmişten gelen portföyün maddi manevi zorlayıcı etkisini, devamında büyümenin verdiği sarhoşluğu, büyük işler yapmaktan korkmayı, korkularla yüzleşmeyi ve gerçekten insanların inanmakta zorlanacağı bir portföye sahip olmayı sırayla yaşadım. Benim için puzzle yapmak her zaman ilk %70’lik dilimde aşırı heyecan vericidir, yapabildiğimi gördüğümde savsaklarım. Bu özelliğimin bir sonraki sınavımın doksan puanlık sorusu olacağından haberim yoktu. Yedi benim en sevdiğim rakamdı ve gariptir bu hikâye yedinci yılında bitti.
Nedenlerin, nasılların ve “neden ben?“lerin karmaşasından uzaklaşınca kendime dair her zaman bildiğim ama kabul etmekten korktuğum bir gerçekle yüzleştim. Ben yaratmak için bu dünyadayım. Bunu tanrısal bir kompleksle söylemiyorum, sıfırdan başlamanın enerjisine gönülden inanarak söylüyorum. Sürekli taşınan, sürekli kariyerini değiştiren ve dönüştüren biri olarak kök salamamanın kınandığı bir dünyada bir kez daha yeniden başlamak, artık “bu sefer son olacak” söyleminden çokça uzakta, kendimi olduğum gibi kabullendiğim yerde daha huzurlu gerçekleşiyor.
Bir şeyleri garantiye almak değil de riske atmak beni canlı kılıyor. Neşem ve ışığım hep hareket hâlindeyken ortaya çıkıyor. Bugüne kadar on sekiz kere taşınmam ve bundan asla uslanmayıp çıtayı bambaşka bir seviyeye taşıyarak artık göç etmek istemem de belki bundan. Benim ışığım güvenli, istikrarlı bir hayatta kolayca sönüyor, kolayca pasifize oluyor. Belki de tam bu nedenle, kabullenişle beraber, bir kez daha ama son kez demeden, defalarca tekrarlayacağıma ve tekrarladıkça iyileşeceğime emin olarak yeniden başlıyorum.
Üçüncü sıfır bana şunu öğretti: “Asla” dememeyi ve kelimelerin büyüsü olduğunu.
Dördüncü Kez: Yeni Ülke, Yeni Kişisel Marka

Dördüncüsünü şu an yaşıyorum. Kanada’ya taşınmak ve kendi adımla yeni bir kişisel marka kurmak, bir anlamda her şeyi yeniden sıfırlamak demek: yeni bir ülke, tanımadığınız bir çevre, sizi hiç duymamış bir kitle.
Taşınmanın bir kez daha baştan başlamakla ilgisi hiç olmadı. Onun hikâyesi ve motivasyonu çok başkaydı, belki de bana her zaman hayalini kurduğum o kitabı yazdıracak olaylar silsilesinin başlaması için bir ateşleme butonuydu. Bunu zaman gösterecek ve siz de isterseniz birlikte görebiliriz.
Kişisel markanın hikâyesi ise bambaşka bir kabullenişten geliyor. 2007’den beri aklımda bir fikir var ve her defasında bambaşka bir anlatıya dönüşüyor. Anlatı tekdüzeleştikçe benim ışığım da sönükleşiyor. İçimde yıllardır iki yanım savaşıyor ve bu savaştan bir galip çıkmıyor, kalıcı anlaşma da sağlanamıyor. Bir yanda, büyük bir ekiple çalışsanız da her şeyi bilmek zorunda olduğunuzu düşünen kontrolcü bir yanım var. Diğer yanda, güvenli sularda huzurla yaşlanmak için istikrarlı bir sürecin parçası olmaya inanan yanım var. İkinci yanım biraz topluma biraz aileme biraz hayata hak verip benden daha çok götürüyorken ilk yanımın bana yıllardır kattıklarıyla neler yapabileceğimi merak ediyorum.
Bundan sonra bir organizasyon şemasına bağlı olmayacağımı biliyorum. Bir ekibim olur mu? Neden olmasın? Kişisel marka kavramının derin bir ağırlığı var, hata yapma lüksünüz yok. İki yıl sonra adınızı değiştirip devam edemezsiniz. Etik değerlerinize çok bağlıysanız büyük hayal kırıklıkları yaşamanız kaçınılmaz. Peki tablo bu kadar kötüyse neden bir sürü insan bunu yapıyor?
İktisatta ilk öğretilen ve bana kalırsa her insanın hayatında karar verirken de kullanması gereken bir kavram var: Değer Paradoksu.
Su hayati bir ihtiyaç olsa da çok ucuzdur. Mona Lisa’ya sahip olmak hayati bir ihtiyaç değildir ama neredeyse imkânsızdır. Zaman, özgürlük, etik, huzur… İşte bunlar su kadar hayati, Mona Lisa kadar pahalı ihtiyaçlarımızdır.
Her defasında aynı korkuyu yaşamasam da bambaşka korkular yaşıyorum. Yine de biliyorum ki en zoru ilk seferiydi. İlk sefer her zaman en zorudur. Çünkü başarabileceğinizden emin değilsiniz. Ama bir kez başardıktan sonra bu başarı size kimsenin veremeyeceği bir öz güven, kimsenin sunamayacağı bir vefa ve güç veriyor. En iyi takım arkadaşınız oluyor çünkü pesimist düşüncelerinizin antitezleri o başarıda saklanıyor.
Fark şu: Önceki sıfırlarda çoğu şeyi yolda öğrendim. Bu kez sıfıra bir sistemle giriyorum. Coğrafya değişecek, çevre değişiyor ama markayı ayakta tutan şeyi, yani kendimi hep yanımda taşıyorum.
Değişen Kanallar, Kalan Sistem

Bu dört sıfıra baktığımda gördüğüm örüntü net. Her seferinde değişen şeyler aynıydı: kanallar, platformlar, araçlar, insanlar ve şehirler. Hiç değişmeyen şey de aynıydı: net bir konumlanma, tutarlı bir ses ve kime ne için faydalı olduğumu bilmek.
Yeni başlayanların çoğu kanalı kovalıyor. Hangi platform yükseliyorsa oraya koşuyor. Oysa kanal kiralık bir alan. Sistem ise tamamen size ait. Platform değişince sıfırlanan bir markanız varsa, aslında bir markanız yok demektir.
Sıfırdan Başlayanların Kaçırdığı Şey

Şimdi başa, o sessiz soruya dönelim: “Ya bu iş olmazsa?”
Dört kez sıfırın eşiğinden geçmiş biri olarak size söyleyebileceğim şey şu: Sıfır, bir son değil. Sıfır, neyi yanınızda taşıyacağınızı öğrendiğiniz yer. İlk seferde her şeyi kaybettiğinizi sanırsınız. Dördüncüde fark edersiniz ki aslında taşınabilir olan çok şey vardır ve siz nereye giderseniz gidin yanınızdadır. Örneğin yöntemleriniz, ilişki kurma biçimleriniz veya kime ne için faydalı olduğunuzun netliği.
Neyin değişmediğini öğrendikten sonra her sıfır daha az korkunç geliyor.
Hiç sevmediğim o bölümden aklımda kalan tek ders buymuş meğer. Dört sıfırın cevabı da burada: Kişisel marka pahalıdır. Hata affetmez, adınızı iki yıl sonra değiştiremezsiniz. Ama karşılığında kazandırdıkları su kadar hayatidir: kendi adınızla, kendi kelimelerinizle var olmak. İnsanlar bunu Mona Lisa almak için değil, su içmek için yapar. Hayati olandan, faturası yüksek diye vazgeçilmez. Ben her seferinde başka bir şey kurdum. Değişmeyen tek şey, pahalı diye hayati olandan vazgeçmemem oldu. Dördüncüsünde de vazgeçmiyorum.
Eğer siz de bir sıfırın eşiğindeyseniz, ister ilk kez ister kaçıncı kez olursa olsun, sorulması gereken soru “tutar mı?” değil. Asıl soru şu: “Platform ya da koşullar değişse bile yanımda ne kalır?” Bu soruyu netleştirmek isterseniz, birebir danışmanlık görüşmesinde tam olarak bunu çalışıyoruz: markanızın değişmeyen çekirdeğini birlikte kuruyoruz.